Banner
  ANA SAYFA     FORUM     KONUK DEFTERİ     AYRINTILI ARAMA     İLETİŞİM     LİNKLER     REKLAM VER     ÜYE OL     AMACIMIZ  

MEVZUAT
AVUKATLIK HUKUKU
MAKALELER
HUKUK HABERLERİ
FAYDALI BİLGİLER
İÇTİHATLAR
DİLEKÇE-FORM
ADLİ REHBER
İNSAN HAKLARI
HUKUK SÖZLÜĞÜ
DAVA TÜRLERİ
HUKUKİ BELGELER
 
Reklam Alanı

Host - Sponsor





   İşkence,Gayriinsani Muamele ve Cezaya Karşı BM Sözleşmesi Tıbbi Etik İlkeleri

 

İŞKENCE VE DİĞER ZALİMANE, GAYRIİNSANİ VEYA KÜÇÜLTÜCÜ MUAMELE VEYA CEZAYA KARŞI BİRLEŞMİŞ MİLLETLER SÖZLEŞMESİ TIBBİ ETİK İLKELERİ

Tutuklu ve hükümlülerin, işkenceye ve zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı öteki ceza ve muamelelere karşı korunmasında sağlık personelinin ve özellikle hekimlerin görevleri nedeniyle uymaları gereken kurallar
1975'de, Genel Kurul, bütün kişilerin işkenceye ve zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı öteki ceza ve davranışlara karşı korunması hakkındaki Bildirgeyi kabul ederek Dünya Sağlık Örgütünü (OMS) her türlü tutulma ve hapsedilme koşullarında bulunan kişilerin işkenceye ve zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı öteki ceza ve davranışlara karşı korunmasına uygulanacak tıbbi etik (éthique médicale) ilkelerinin incelenmesi ve hazırlanmasını sürdürmeye çağırdı.

İzleyen yıl Genel Kurul, Dünya Sağlık Örgütüne bu alanda tıbbi etik yasası hazırlama görevi verdi.

1979 Ocak ayında, Dünya Sağlık Örgütü yürütme kurulu "tıp bilimleri uluslararası örgütleri kurulu" (1) tarafından hazırlanan, hekimler tarafından yapılan hangi eylemlerin tıp etik kurallarını ihlal etmiş sayılacağını belirten bir taslağı onayladı ve bu belgeyi Birleşmiş Milletler Genel Sekreterine gönderdi.

1979 ve 1982 yılları arasında Genel Kurul taraf ülkelerden, uzman kurumlardan ve ilgili kuruluşlardan yasa taslağı hakkında görüşlerinin incelenmek üzere kendisine gönderilmesini istedi. Bu konuda 1981 yılında Ekonomik ve Sosyal Konsey bünyesinde de müzakereler yapıldı. Bu çalışmalar temel alınarak, yasa taslağı metni gözden geçirilerek kabul için Genel Kurula sunuldu.

18 Aralık 1982 tarihinde 37/194 sayılı karar ile Genel Kurul, "Tutuklu ve hükümlülerin işkenceye ve zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı öteki ceza ve davranışlara karşı korunmasında sağlık personeli ve özellikle hekimlerin görevlerine ilişkin tıbbi etik ilkeleri" başlıklı metni kabul etti.

Bu ilkeler aşağıdaki gibidir:

Birinci ilke

Tutuklu ve hükümlülere tıbbi bakım vermekle görevli sağlık personeli ve özellikle hekimler, bu kişilerin bedensel ve zihinsel sağlıklarını korumak durumunda olup hastalık halinde bu kişilere tutuklu veya hükümlü bulunmayan kişilere yapılan bakımla aynı nitelikte hizmet vermek yükümü altındadırlar.

İkinci ilke

Eğer sağlık personeli, özellikle hekimler, aktif veya pasif biçimde, işkence ve öteki zalimce, insanlık dışı ya da aşağılayıcı davranışlar konusundaki eylemlerin (2) ortak faili, katılımcı ya da kışkırtıcısı oluyorlar ise bu durum tıbbi etik ilkelerinin açık ihlal biçimidir.

Üçüncü ilke

Eğer sağlık personeli özellikle hükemler, tutuklu ve hükümlüler ile onların bedensel ve zihinsel sağlıklarını değerlendirmek, korumak ya da iyileştirmek dışında mesleki ilişki içindeyseler bu durum tıbbi etik ilkelerinin ihlali anlamına gelir.

Dördüncü ilke

Sağlık personeli, özellikle hekimler tarafından yapılan eylemler aşağıdaki durumlarda tıbbi etik ilkelerinin ihlali anlamına gelir:

a) Bilgi ve yetkilerini hükümlü ya da tutukluların bedensel ya da zihinsel sağlıkları ya da durumları üzerinde kötü etkiler doğurma olasılığı bulunan ve bu konuya ilişkin uluslararası belgelere (3) uygun olmayan bir soruşturmaya tabi tutulmasına yardım için kullanmak,

b) Tutuklu veya hükümlülerin bedensel veya zihinsel sağ-lıkları üzerinde kötü etkileri olabilen ve ilgili uluslararası belgelere uygun bulunmayan herhangi bir biçimdeki ceza ya da muamele uygulamasına dayanır olduklarını gösterir belge vermek ya da verilmesine yardımcı olmak, ya da herhangi bir biçimde olursa olsun ilgili uluslararası belgelere uygun olmayan böyle bir ceza veya muamele uygulamasına katılmak.

Beşinci ilke

Eğer sağlık personeli, özellikle hekimler, her ne biçimde olursa olsun, tutuklu veya hükümlülerin tecrit edilmesine katıldıkları takdirde, bu durumun tümüyle tıbbi ölçütlere dayanılarak hükümlü ya da tutuklunun ya da öteki hükümlü veya tutukluların, veya koruma görevlilerinin bedensel veya zihinsel sağlığının korunması veya güvenliği için gerekli olması ve bedensel veya zihinsel sağlık bakımından hiçbir tehlike taşımaması hariç olmak üzere, tıbbi etik ilkelerinin ihlali söz konusudur.

Altıncı ilke

Yukarıda sayılan ilkelere hiçbir nedenle, genel tehlike durumlarında bile istisna getirilemez.

VÜCUT BÜTÜNLÜĞÜ HAKKI (Madde 3)

GENEL BİR BAKIŞ

3. Maddenin unsurları; dolaylı olarak yaşama hakını koruma altına alan 2. madde ile ilintilidir. Halbuki, 3. maddenin bazı uluslararası belgelerde getirilen düzenlemelerle ve belli durumlarda bu belgelerin kendileriyle oluşturduğu paralellikler çok daha dikkat çekicidir. Sözleşmenin 3. maddesi, tarihsel olarak İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi'nin 5. maddesinin ardılıdır. Öyle ki, aralarındaki tek fark; Bildirge'nin yasaklanan davranış cezaların tanımında ilave olarak "zalimane" deyimine de yer vermiş olmasıdır. Sözleşmenin 3. maddesinin ardılı olan Kişisel ve Siyasal Haklara İlişkin Uluslararası Sözleşme'nin 7. maddesi "Özellikle hiç kimse kendi rızası olmadan tıbbi ya da bilimsel deneye konu olamaz" şeklindeki ek hükmü dışında Evrensel Bildirge'nin yazılış tarzını takip eder. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 3. maddesinde koruma altına alınan haklar, birbirine paralel düzenlemeler getiren bu maddelerin yanısıra diğer iki sözleşme ile de korunmuştur. Bunlar; İşkence ve Diğer zalimane; Gayrıinsani veya Küçültücü Muamele veya Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi (Ocak 1987'de yürürlüğe girdi) ve İşkencenin ve Gayrıinsani ya da Küçültücü Ceza veya Muamelenin Önlenmesine Dair Avrupa Sözleşmesidir (Şubat 1989'da yürürlüğe girdi).

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin 3. maddesi aşağıdaki gibidir:

"Hiç kimes işkenceye, insanlıkdışı ya da onur kırıcı ceza veya muameleye tabi tutulamaz."

İşkenceye, insanlıkdışı ve onur kırıcı muameleye uğramama hakları, temellerini bireyin kişisel bütünlüğü ve insanlık onurundan aldıkları için, bütün insan haklarının içinde en mühim olanların başında gelirler. Uluslararası İnsan Hakları hiyerarşisi içerisinde bu haklara tanınan yüksek değer, bunların özel yapasını yansıtır. Örneğin; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin, taraf devletlerin olağanüstü durumlarda sözleşmeden kaynaklanan yükümlülüklerinin kısıtlanmasına olanak tanıyan 15. maddesi (fıkra 2), 3. maddeden kaynaklanan yükümlülüklerini ihlal edemez. Üçüncü madde ile koruma altına alınan hakkın önemi ve bu maddeye ilişkin standartların subjektif yapısı, Komisyon ve Divan'ın ürettiği ictihat hukukunda ikili bir rol oynamıştır. Öncelikle, tarafların sözleşmenin diğer maddelerine dayanmaları, durumunda zayıf kalacak olan iddialarına daha yüksek bir statü tanınması için sıklıkla 3. maddeye müracaat etmeleri, bu maddenin gücünü azaltma potansiyeline sahiptir. Ayrıca Komisyon ve Divan, muhtemelen yerinde olmayan başvurulara karşı ciddi yapısını koruyabilmek için, maddenin unsurlarını büyük bir ihtiyatla yorumlamaktadır. Üçüncü maddenin ihlal edilip edilmediği, zamanın hüküm süren düşünceleri ve vakanın özel durumları gözönüne alınarak hükme bağlanmalıdır. Üçüncü maddede yasaklanan ceza ve davranışların çeşitlerine ilişkin kesin bir standart yoktur.

İrlanda/Birleşik Krallık davasında, Divan 3. maddenin ihlal edilip edilmediğine ilişkin karara dayanak oluşturan kanıtların değerlendirilmesi için gerekli kriterleri ortaya koymuştur.

Mahkeme "her türlü makul şüphenin ötesinde" (beyond reasoneble doubt) olma kriterini ispat kuralı olarak kabul eder, fakat bu tür bir isbatın güçlü, açık ve uygun sonuçlar ya da çürütülemez karinelerle desteklenmesi gereğini kaydeder. Bu konuda, tarafların delil elde ederlerken tutumları hesaba katılmaz.

Danimarka, Fransa, Norveç, İsveç ve Hollanda'nın Yunanistan'a (Yunanistan davası); İrlanda'nın Birleşik Krallığa ve keza; Danimarka, Fransa, Norveç, İsviçre ve Hollanda'nın Türkiye'ye karşı gerçekleştirdikleri başvurularda, Strasbourg organları çok sayıda fena muamele iddiasını incelediler.

Madde 3 altındaki her davada, Komisyonun öncelikli meselesi; sözleşmenin herhangi bir biriyle ilgili olarak ihlal edilip edilmediği hususunu ortaya çıkarmaktadır. İhlalin saptandığı bazı davalarda bu durum, sözleşmenin ihlaline yönelik bir "pratik" olarak kabul edilir. Bu nedenle sözleşmenin bazı hükümlerine riayet etmeme yönünde bir idari pratiğin olup olmadığına dair inceleme yapılacak ve bir deliller seçkisi oluşturulacaktır. İşkence veya kötü muamele konusunda bir idari pratik sözkonusu ise, hukuksal başvuru yollarının etkili olmadığı sonucuna varılır. İdari pratiğin ortaya çıkabilmesi için iki unsura ihtiyaç vardır: Bunlar; olayların tekrarı v resmi toleranstır. Olayların tekrarı ile kastedilen; çok sayıda işkence ya da kötü muamele ediminin genel durumu yansıtmasıdır. Bu tür eylem örnekleri, aynı yerde cereyan etmiş; polis ve askeriye içindeki aynı kişilere atfedilmiş; mağdurları aynı siyasi görüşteki kişilerden oluşmuş; bir kaç yerde; farklı otoritelerin yetki alanında ortaya çıkmış ya da farklı siyasi ilişkileri olan kişilere uygulanmış olabilir. Resmi toleransla kastedilen; işkence ve kötü muamele edimlerinin açıkça yasa dışı olmasına ve doğrudan sorumlu yetkili amirlerce bu tür olaylardan haberdar olunmasına rağmen, failleri cezalandırmak ya da bu tür olayların tekrarına engel olmak için önlem alınmayarak tolere edilmesi; doğru ya da yanlış olduğunu saptamak için gerekli soruşturmaları reddederek yanlış olduğunu saptamak için gerekli soruşturmaları reddederek ortaya koyduğu ilgisizlik ya da hukuki prosedür içinde bu tür yakınmaların adil bir şekilde yargılanmasının inkarı.

İşkence, insanlıkdışı ya da onur kırıcı mumele: Bir Derece Sorunu

Komisyon ve Divan, 3. maddede yer alan 3 önemli kavramın öncelikle dereceyle ilgili olarak ayrıştırdıkları kanısındadırlar. Komisyon, 3. maddede yasaklanan davranışların dereceleri konusunda ilk kez Yunanistan davasında ayrıma gitmiştir.

Komiyona göre:

İşkence, mutlaka insanlıkdışı ve aşağılayıcı maumeleyi içerir ve insanlıkdışı muamele aynı zamanda aşağılayıcıdır. İnsanlıkdışı muamele, belirli bir durumda; en azından kişiyi fiziksel ya da zihinsel bir şiddet uygulanmasına kasıtlı olarak maruz bırakan gayrı meşru edimi içerir. "İşkence" kelimesi genellikle; bilgi ya da ikrar temin etmek ya da ceza vermek gibi amaçlarla yapılan insanlıkdışı muameleyi tasvir etmek için kullanılır ve çoğu zaman insanlıkdışı muamelenin şiddetlendirilmiş biçimidir. Bir kişiye yönelen muamele veya ceza, bireyi diğer kişilerin önünde büyük ölçüde utanca boğuyorsa ya da onu kendi arzu yahut istencine aykırı biçimde davranmaya yönlendiriyorsa aşağılayıcı muameden söz edilebilir.

Strasbourg organları, İrlanda/Birleşik Krallık davacında, 3. maddede yasaklanan davranışların dereceleri konusunda yaptıkları ayrımı daha da netleştirdiler. Bu davanın konusu; İngiltere'nin Kuzey İrlanda'daki şüphelilere uyguladığı sorgulama (genellikle beş teknik olarak söz edilir) yöntemleri idi.

Beş teknik:

1. Şüphelileri bir duvar önünde, son derece rahasızlık verici bir konumda, saatlerce ayakta durmaya zorlamak;

2. Sorgu sırasında şüphelileri kafalarına koyu renkli kukuleta takmaya zorlamak;

3. Uykusuz bırakmak;

4. Gürültüye maruz bırakmak ve,

5. Yeterli yiyecek ve içecekten mahrum bırakmaktan oluşuyordu.

Komisyon, beş tekneğin 3. maddedeki anlamda işkence ve insanlıkdışı muamele olduğu sonucuna ulaştı. Bununla birlikte, aynı davada Divan, beş tekniğin insanlıkdışı ya da onurkırıcı muamele olduğu; fakat işkence olmadığına karar verdi. Divan, yaşaklanan üç davranış biçimi arasında aşağıdaki biçimde ayrıma gitmiştir.

1. İşkence : Kasıtlı yapılan, çok ciddi ve zalimane insanlıkdışı muameleye maruz bırakmak.

2. İnsanlıkdışı muamele : Yoğun fiziksel ve ruhsal ıstırap vermek.

3. Onur kırıcı davranış : Mağdurda korku duygusunun yükselmesine sebep olan kötü muamele, şiddetli ızdırap vermek; utanda boğmak ve alçaltmak; fiziksel ve psikolojik direncini kırmak.

Tyrer davasına ilişkin kararında Divan, bir cezanın 3. madde anlamında "İnsanlıkdışı" olarak nitelenebilmesi için, yakınılan durumun belli bir seviyeye ulaşması gerektiğini belirterek; üç davranış biçimi arasındaki ayrımın bir derece farkı olduğuna açıkça işaret etmiştir.

İŞKENCE

Strasbour organları, ciddi doğası gereğince son derece sınırlı davda işkencenin meydana geldiği sonucuna ulaşmıştır. Divan ve Komisyonun bu konudaki çabası bir yana bırakılırsa, işkence ve kötü muamele arasında yapılmış net bir ayrım söz konusu değildir. Bazı davalarda; şikayet olunan devletler, böylesine önemli bir hakkı ihlal etmiş bulunma riskine girmektense, zarar gören bireyle dostane; ya da şikayetçi devletle siyasi çözüme ulaşmayı tercih etmişlerdir.

Yunanistan'ın Birleşik Krallığa ve Danimarka, Fransa, Norveç, İsveç başvurularında durum böyleydi.

Yunanistan davasındaki raporunda Komisyon, falaka; bütün vücudun şiddetli bir şekilde dövülmesi; elektrik şoku uygulamak; yalancı idamlar (mock executions) ve silahla vurmak ya da öldürme tehditleri gibi eylemleri 3. maddeye aykırı; işkence ya da kötü muamele olarak saldırıdan çok, psikolojik baskı uygulayarak elem ve stres duyguları yaratmak olduğuna işaret etti.

İnsanlıkdışı muamele

"Onur kırıcı" ve "insanlıkdışı" terimlerine genellikle birarada müracaa edilir. Her iki kavram da Komisyon ve Divan'ın içtihalarında gelişmeden kaldılar. Yukarda sözü edilen İrlanda/Birleşik Krallık davasında, Divan: "Kötü muamelenin 3. maddenin kapsamında addedilebilmesi için en az belli bir yoğunlukta olması gerekir. Bu minimum seviyenin tespiti, eşyanın tabiatı gereği görelidir; bu muamelenin süresi, fiziksel ve psikolojik etkileri ve bazı durumlarda; cinsiyet, yaş, mağdurun sağlık durumu gibi vakanın bütün özel koşullarına bağlıdır" demiştir.

Divan, İngiliz hapishanelerindeki 5 teknik uygulaması ile ilgili olarak bu minimum düzeyin bulgularınmasında biraz güçlükle karşılaştı.

Komisyon, İsviçre'ye karşı daha sonra yapılan bir başvuruda gerekli minimum düzeyi bulgulamamıştır. Bu başvuruda; iki mahkum, cezaevi rejimi nedeniyle tabi oldukları yalıtım ve duyumsal yoksunluğun (sensory deprivation) sözleşmenin 3. maddesini ihlal ettiğini öne sürdüler. Mahkumlar doğal ışığın bulunmadığı, sadece hiç sönmeden duran yapay ışıkla aydınlatılan hüçrelerde, bütün diğer mahkumlardan ayrı bir şekilde alıkonuluryorlardı. Kitaplar, dergiler, gazeteler, radyo ve televizyon yasaktı ve diğer mahkumlarla ya da dış dünya ile iletişim kurmalarına izin verilmiyordu. Hücrelerinin dışında geçirdikleri zaman haftada 5 gün ve günde 20 dakika ile sınırlandırılmıştı; yalnız ve sürekli gözetim altında idiler. Kol saati takmalarına, şahsi elbiselerini giymelerine ve günlük tutmalarına izin verilmiyordu. Bu katı uygulamalar, kısmen iç hukuk düzeyinde yürütülen başarılı davalar sayesinde ve kısmen de; bazı uygulamaların mahkumların sağlığına zarar verdiğini belirten hapishane doktorlarının müdahalesi ile tedricen hafifledi.

Komisyon, bu katı önlemlerin sınırlı süreli oluşu (dış dünyadan yalıtım bir ay içinde sona eriyordu); mahkumların tehlikeliliği; bazı sağlık problemlerinin açlık grevine katılmış olmalarından; dış dünyadan yalıtılmışlıklarının biraz da bazı ziyaretçilerle görüşmeyi kabul etmemelerinden kaynaklandığı gerçeğini gözönüne alarak bir dengeye ulaştı. Komisyon, 3. maddenin aradığı minimum eşiğin aşılmadığına karar verdi.

Diğer bazı davalarda; mahkumlar, aşırı derecede bakımsız bırakılmalarının ya da cezaevi yetkilileri tarafından maruz bırakıldıkları fena muamelenin 3. maddenin insanlık dışı muamele hükmünü ihlal ettiğinden yakındılar. Bir dizi davada; başvuranlar, glakom, kalıtımsal şişmanlıktan kaynaklanan ağır hastalıklar, şeker hastalığı, kalp rahatsızlıkları ve hematolojik rahatsızlıkları olmalarına karşın yeterli tıbbi bakım göremediklerinden yakındılar. Bu davalarda Komisyon, 3. maddenin ihlal edilmediğini bulguları. Bununla birlikte, Komisyon, Hurtado davasında başvuranın kirli (soiled-dışkıyla kirlenmiş) elbiseler giymeye zorlandığı ve altı gün boyunca tedavi edilmeyen kırık kaburga kemiğinden dolayı ıstırap çektiği tutukluluk sürecinin 3. maddeyi ihlal ettiği sonucuna ulaştı. Dava, dostane çözüm aracılığıyla sonuçlandı. Başka bir dizi davada; mahkum başvurucular, cezaevi yetkilileri tarafından fiziksel ve psikolojik olarak suistimal edilmelerinin 3. maddenin insanlıkdışı muamele hükmünü ihlal ettiğinden yakındılar. Bu davadaki başvuruculardan çoğu, hücre hapsinin süresinin ya da koşullarının insanlıkdışı muameleye yol açtığını öne sürdüler. Komisyon, çeşitli vesilelerle, mahkumun diğer cezaevi sakinlerinden ayrı tutulmasının tek başına insanlıkdışı muameleye yol açmadığını; fakat özel bir yalıtım önleminin 3. maddenin kapsamına girip girmediğini tespit edebilmek için; önlemin sıkılığı, süresi, takip edilen amaç ve ilgili kişinin üzerindeki etkileri gibi bütün özel koşulların dikkate alınması gerektiğini ifade etmiştir. Hükümlülerin açtığı bir davada; Komisyon, tehlikeli suçluların ve akıl hastalarının ayrı tutulmasının 3. maddenin ihlali olmadığı sonucuna ulaştı. Bununla birlikte, Komisyon; uzatılmış hücre hapsinin, ilgili kişinin tutuklu olması durumunda arzu edilir bir şey olmadığını kaydetmiştir. Zaman zaman Komisyon, devletlerin tutumlarının, Birleşmiş Billetler Mahkumlarına Davranışta Standart Kuralları (1957) ya da Avrupa Cezaevi Kuralları'nda (1987) ihdas edilen standastların altına düştüğünü bulguladı. Örneğin; İsviçre'ye karşı açılan bir davada, başvuran gün boyunca yatağın bulunmadığı, egzersiz yapma ve İncil dışında kitap okuma olanağının olmadığı yarı karanlık bir ortamda; 5 gün süren sıkı tutukluluk koşullarından yakınmıştı. Komisyon, uygulanabilir Uluslararası Standartların ihlal edildiğini kaydetti fakat 3. maddenin ihlal edildiğini kabul etmedi. Mahkum başvurucular zaman zaman cezaevi yetkililerinin kendilerini 3. maddenin hilafına fiziksel şiddete maruz bıraktığından yakındılar. Birleşik Krallığa karşı gerçekleştirilen bir başvuruda; başvuran, cezaevindeki bir ayaklanmadan sonra, cezaevi personelinin kendisine karşı 3. maddeyi ihlal eder bir biçimde, defalarca şiddet kullandığından yakındı. Komisyon, başvuruyu haklı buldu, fakat diğer yanda; şiddet olaylarının başgösterdiği sırada, başvuranın 12 hafta süreyle hücrede tutulmasının bir ihlal ortaya çıkarmadığı sonucuna ulaştı. Daha önce İngiltere'ye karşı gerçekleştirilen bir başvuruda; başvuran, hem hücre hapsinden hem de cezaevi personeli tarafından "suistimal edilme, taciz edilme, aldatılma, ırk ayrımcılığı ve benzeri" kötü muameleye uğradığından yakınmıştı. Komisyon, yakınma konularını araştırdıktan sonra 3. maddenin ihlal edilmediği sonucuna ulaştı. Diaz Runo davasında; başvuran, sorgulama esnasında meydana gelen bir itiş kakış sırasında polis tarafından başından vurulan bir gencin babasıydı. Başvurunun kendisi yalnızca 3. maddeye ilişkin olmakla birlikte (bu başvuru aynı zamanda kabul edilmezlik kararı verilen 6. maddenin 3. fıkrasının c bendini de içeriyordu) Komisyon başvuruyu, yaşam hakkını garanti altına alan 2. maddeyi de gözönüne alarak değerlendirdi. Kazanın cereyan tarzı ve müteakiben ölümden sorumlu polis memuruna yönelik olarak gerçekleştirilen koğuşturma, Komisyon'u her iki madde için de bir ihlalin söz konusu olmadığı sonucuna sevketti. Dava dostane çözümle sonuçlandı.

Herczegfalvy davasında, psikiyatri kliniklerinde alıkonulan hastaların tipik özellikleri acizlik ve düşkünlüğü gözönüne alan Divan, sözleşmeye uyulup uyulmadığını değerlendirirken daha ihtiyatlı davranma gereğini duydu. Kendileri hakkında karar verme konusunda temyiz gücüne haiz olmayan hastaların ruhsal ve fiziksel esenliğini korumaktan tıbi otoriteler sorumludur ve tıp bilimince kabul gören kurallar çerçevesinde -gerektiğinde zorla tedavi yöntemlerinin uygulanmasına onlar karar verir. Bununla birlikte; gereksinimleri bu konuda bir kısıtlamaya olanak tanımayan bu hastalar 3. maddenin koruması altında kalmaya devam ederler. Divan, hepsinden ziyade hastalara kelepçe takılması ve deli gömleği giydirilmesi ile meşgul oldu. Bununla birlikte hükümetin, zamanın genel kabul gören psikiyatrik prensiplerine göre; tıbbi gerekliliğin davranışı haklı kıldığı yönündeki argumanına karşı getirilen dellilerin yetersiz olduğuna da gözönüne aldı. Sonuçta; 3. maddenin ihlali görülmedi.

Tomasi davasında; başvuran, polis tarafından gözaltında tutulurken kötü muameleye maruz kaldığını iddia etti. Dört farklı doktor, gözaltı süresinin bitimini müteakip günlerde sanığı muayene ettiler. Doktorların düzenlediği belgeler açıklık taşıyor, birbirleriyle uyyuşuyordu ve berelerin ortaya çıkışı olarak gösterdikleri tarih, başvuranın polis nezaretinde geçirdiği zamana denk geliyordu. Hükümet, berelerin sebebi konusunda bir izahat verilemeyeceğini kabul ediyor, fakat sözkonusu berelerin başvuranın yakınlığı davranışların sonucu olmadığını iddia ediyordu. Bu konudaki görüşü, konuyu bir kaç kez gözden geçirmesine dayanan Divan, aynı kanıda değildi. Öncelikle hiç kimse, başvuranın vücudundaki berelerin tutuklanmadan önceki bir zamanda meydana gelmiş veya başvuranın kendisinin gerçekleştirmiş olabileceğini ya da bir kaçma girişiminin sonucu olduğunu iddia etmiyordu. Ayrıca; başvuran, sorgu yargıcının önüne ilk çıkarıldığında vücudundaki berelere dikkat çekmişti. Divan, Fransa'da polisin gözaltı (yakalama) usulünü ve bu ülkeye mahsus kuralları ve bu davada başvuranın sorgusunun süresi ve zamanlamasını göz önüne almadı. Başvuranın maruz kaldığı darbelerin büyüklüğünü ve şiddetini ispatlamak açısından, hekimler tarafından bağımsız bir şekilde tanzim edilmiş tıbbi raporları ve belgeleri incelemek yeterliydi. Bu tür bir muameleyi insanlıkdışı ve onur kırıcı kılmaya kafi gelen iki unsur da yeterince ciddiydi. Divan, soruşturmanın gereklerinin ve terörizmle mücadelede mündemiç inkar edilemez güçlüklerin, bireylerin vücut bütünlüğünü korumaya yönelik kurallara sınırlama getiremeyeceğini de belirtti. Bu nedenle 3. maddenin ihlali sözkonusu idi.

ONUR KIRICI DAVRANIŞ

3. maddenin, kapsamına almak için, tanımlanan davranışın en az belli bir yoğunluğa ulaşmış olmasını aramasından dolayı Komisyon ve Divan, maddenin en zayıf hükmü olan Onur Kırıcı Davanış yasağına ilişkin olarak bile nadiren ihlal bulunduğu sonucuna ulaştı. Komisyon babalığa hükmedilmemesi, bir mahkemenin sanığın psikiyatrik kontrolden geçirilmesini emretmesi, bir erkeğin çocuğunu tanımamasına ilişkin davalarda bu minimum eşiğe ulaşılmadığını bulguladı. Çok sayıda davada Komisyon, 3. maddededi anlamıyla "Onur kırıcı" ibaresinin; nahoş ya da rahatsız edici terimleriyle eşdeğer olmadığını ifade etti. Divan, ayrıca onur kırıcı davranışa maruz bırakılma tehdidinin 3. maddenin ihlali olmadığına karar verdi. Diğer yandan; Komisyon ve Divan "Onur kırıcı davranış ya da ceza" hükmünü izah etmek için belli bazı prensipler tesis ettiler.

Örneğin; 1969'daki Yunanistan tavasında ve keza 1978'deki İngiltere/İrlanda davasında; Divan, verili bir davranışın onur kırıcı önceki davada, eylemin onur kırıcı addedilebilmesi için kamu önünde icra edilmesi gerektiğini belirten Divan, daha sonraki dava ile, maruz kalan birey için göreli bir mahremiyet içinde bile icra edilen davranışların onur kırıcı olabileceğini kabul etme noktasına ulaştı.

Komisyon ve Divan ayrıca, belli uygulamaların 3. maddenin onur kırıcı davranış hükmünü ihlal edebilmesi için; kurumsallaşması ve resmileşmesi gerektiği yönünde bir prensip ihdas ettiler. Asya kaynaklı Doğu Afrikalılar davasında, Birleşik Krallık, anavatanları olan Uganda ve Kenya'yı terketmeye zorlanan ve İngiltere pasaportu taşıyan 30 Afrikalıyı mülteci olarak tanımayı redetmişti. Komisyon, İngiltere mevzuatının bu insanlara karşı renk ve ırk farklılığı temelinde bir ayrımcılık getirdiğini ve bu tür kurumsallaşmış bir ırkçılığın 3. maddeyi ihlal ettiğini bulguladı. Tyrer davasında, Birleşik Krallık, işlediği bir suçtan dolayı bir genci değnekle dövülmeye mahkum etmişti. Divan, bir cezaya çarptırılma eyleminin kendisinin onur kırıcı nitelikte olmadığını bulguladı; fakat fiziksel cezanın şiddeti kurumsallaştırması ve cocuğun "otoritenin elinde bir obje haline getirilerek "vücut bütünlüğü ve onurunun ayaklar altına alındığı bir pozisyona düşürülmesi nedeniyle, 3. maddeye göre onur kırıcı ceza niteliğinde olduğuna karar verdi.

Albert ve Le Compte davasında Divan, bir doktora uygulanan (disiplin önlemi olarak) çalışma hakkının elinden alınmasının, onur kırıcı bir davranış olup olmadığı sorunu ile ilgilendi. Divana göre:

"Başvuranın kendisine isnad edilen hatalı davranışı nedeniyle çalışma hakkının elinden alınışı, bir müeyyide uygulama amacı taşımakta olup yaptırımın sonuçları 3. madde anlamında kişiliğine yönelmiş bir tutum değildir.

3. MADDEYE İLİŞKİN YAKINMALARDA SPESİFİK KATEGORİLER

Buraya kadar yapılan analizlerin büyük çoğunluğu tevkif edilen kişilere yönelik davranışlarla ilgiliydi. Mahkumlar tarafından gerçekleştirilenlere ek olarak Komisyon ve Divan, üç değişik durumla ilgili olarak 3. maddeye müracaat edilen bir takım yakınmaları da inceledi. Bunlar; suçluların iadesi/sınıdışı etme, çocuklara bedensel ceza uygulanması ve ayrımcılıktır.

SUÇLULARIN İADESİ/SINIRDIŞI ETME

4 nolu protokolünün 4. maddesinin yabancıların toplu olarak sınırdışı edilmesini yasaklamasına karşın; Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ne belli bir ülkede ikamet etme ve ne de bir ülkeden sınırdışı edilmeme haklarını kapsamına almıştır. Mamafih, Komisyon zaman zaman bireylerin sınırdışı ya da iade edilmelerine karşı, bu edimlerin onları 3. maddeyi ihlal eden davranışlara tabi kılacağı gerekçesiyle yapılan itirazları inceledi. komisyon, bu tür davalara ilişkin net bir ölçüt tesis etmiştir; sözkonusu kişinin bu madede yasaklanan davranışlara maruz kalacağına inanmak için güçlü sebeplerin var olması gibi istisnai durumlarda, sınırdışı ya da iade etme Sözleşmeye ve özellikle 3. maddeye aykırı olabilir. Bu nedenle yalnız ihraç fiilini gerçekleştiren ülkenin iç hukukundaki başvuru yollarını değil, ilgili kişinin gönderileceği ülkede maruz kalabileceği riskleri de gözden geçirmek Komisyon'un inhisarındadır. Komisyon, bu ölçütü askenden firar etme nedeniyle cezai kovuşturmaya uğramanın 3. maddeyi ihlal etmediğini bulguladığı, Danimarka'ya karşı gerekleştirilen başvurularda ve Federal Almanya'ya karşı gerçekleştirilen iki başvuruda tekrarlamıştır. Hollanda'ya karşı gerçekleştirilen bir başvuruda; Pakistan vatandaşı olan başvuran, belli bir siyasi partinin üyesi olması, onu kendi ülkesinde zulme uğrama tehdidiyle yüz yüze bıraktığı için siyasi iltica talep ediyordu. Komisyon, sadece partinin üst düzey mensupları için riskin sözkonusu olduğunu gözlemledi ve 3. maddenin ihlal edilmedğine karar verdi (bulguladı).

Federal Almanya'ya karşı, ülkesinde siyasi olarak aktif bir Türk vatandaşının gerçekleştirdiği başvurad; Türkiye'ye iadesinin işkenceye; siyasi zulme uğramasına; suçuyla orantısız bir şekilde hapis cezasına çarptırılmasına sebep olacağı için 3. maddenin ihlal edileceği tartışılıyordu. Başvuruyu kabul edilebilir bulan Komisyon, aşağıdaki görüşleri ifade etti:

?... tartışılmadı... bu ülkede işkence vakaları görülmektedir.... bu yerdeki bütün ristler yok sayılamaz... Başvuranın kendisi bütün tehlikelerden korunan birisi olarak tanımlanamaz. Siyasi bur eylemci olarak geçmiş cisili ve siyasi bir kişiliğin katillerine karşı yürütülen cezai kovuşturmaya karışmış olduğu iddiasının ışığında, başvuranın önemli bilgiler sağlayacak birisi olarak addedilmesinin ve bunun sözleşmenin 3. maddesi ile telifi kabil olmayan baskı metodlarının uygulanmasını kışkırtabileceği tamamıyla ihtimal dışında addedilemez.. ? Başvuran mesele çözümlenmeden intihar etti ve Komisyon başvuruyu listeden çıkardı. Amekrane davarında; Fas ordusundaki bir görevli, Fas kralına karşı bir suikast girişimine karıştıktan sonra Cebelitarık'a kaçmıştı. Birleşik Krallık, sözkonusu kişiyi Fas'a geri göndererek, Fas'ın iade talebini anında yanıtladı. Bu kişi daha sonra idam edildi. Komisyon, bu kişinin eşinin başvurusunu kabul edilebilir buldu; Dava dostane çözümle sonuçlandı.

Cruz Varas ve diğerleri davası, 1987 yılında İsveç'e gelen Şili vatandaşı kişilerle ilgiliydi. Ulusal Mülteci Kurulu başvuranların sınırdışı edilmelerine karar verdi ve mülteci statüsü alınması taleplerini reddetti. İlk başvurucu, sonradan General Pinochet'in öldürme girişiminde bulunmuş radikal bir örgüt için İsveç'te çalıştığını ve bu nedenle Şili'ye geri dönerse siyasi zulüme uğrama riski altında olduğunu iddia etti. Ayrıca, Şili'de çeşitli defalar işkenceye uğradığını da ileri sürdü. İlk başvurucu, öne sürdüğü işkence iddialarıyla ilgili iki tıbbi vesikayı Hükümete sundu. Hükümet, Yabancılar Yasası'nda başvuranın sınırdışı edilmesine herhangi bir engel bulunmadığına; Ulusal Mülteci Kurulu da sınırdışı etme eylemini durdurmamaya karar verdi.

Ülkeden çıkarma eyleminin gerçekleştiği gün, içtüzüğünün 36. maddesine dayanan Komisyon, tarafların menfaatlerinin ve Komimsyon önündeki usulün gereği gibi yerine getirilebilmesi için, başvuranın Şili'ye iadesinin, Komisyon'un başvuruya ilişkin incelemesi sona ermeden önce gerçekleştirilmesinin arzulanır bir şey olmadığını bildirdi. İade zamanında, başvuranın karısı ve çocuğu İsveç'te hâlâ saklanmaktaydılar.

Divan'a göre; 3. maddeye ilişkin olarak fena muameleye uğrama riskinin olup olmadığı kararına, öncelikle sınırdışı etme anında o ülkeye ilişkin bilinen olgulara müracaatla varılmalıdır. Maafih, başvuranın kaygılarına ilişkin hüküm, sınırdışı etme olayından sonra teyid olunabilir ya da yanlışlanabilir. Divan'a göre; ilk başvuranın sınırdışı edilmesinin, onun Şili'ye döndüğünde insanlıkdışı ya da onur kırıcı bir davranışla karşılaşmasına sebep olacağına inanmaki çin esaslı gerekçeler gösterilmemiştir.

Tıbbi bulguların, başvuranın geçmişte insanlıkdışı muameleye maruz kaldığı yönündeki görüşü destekliyor olmasına rağmen, kolluk tarafından ilk sorgulanmasını müteakip 18 haftalık bir periyotta, yeraltı faaliyetleri ve Şili Polisi tarafından işkenceye maruz bırakılması konusunda sessiz kalması, güvenilirliğine gölge düşürmüştür.

Gizli siyasi faaliyetleri konusundaki iddialarını destekleyen olgulardan yoksun olması ve polisteki her sorgulanmasının ardından aktardığı hikayenin değişime uğraması bu şüpheleri daha da güçlendirdi. Bütün bunlara ilaveten, Şili'deki siyasi gelişmeler, mültecilerin gönüllü olarak geri dönüşü ve başvuranın davasına ilişkin nihai kararın detaylı incelemelerden sonra verilmiş olduğu gerçeği ayrıca gözönüne alınmıştı.

Divan, başvuranın sınırdışı edilmesinin, korkularını haklı çıkaracak bir temelden yoksun olması nedeniyle 3. maddede tesis edilen eşiği aşmadığına karar verdi.

Vilvarajeh ve diğerleri davasında, başvuranlar 1987 yılında değişik zamanlarda İngiltere'ye gelmiş ve Mültecilerin Statüsü ile ilgili 1951 tarihli Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'ne dayanarak siyasi iltica talep etmiş olan Sri Lanka'lı Tamil'lerdi.

Başvuranlar, kendileri ve ailelerinin de maruz kaldığı, Sri Lanka olrusunun Tamil topluluğuna yönelik zalimane bir tumum izlediği ülkelerine geri dönmeleri durumunda zulme uğrayacakları konusunda ciddi kaygıları olduğunu öne sürdüler. Başvuruları İçişleri Bakanı tarafından incelendikten sonra reddedildi. Başvuranlar Sri Lanka'ya geri gönderildi. Başvuranlar, ?Hindistan Barışı Koruma Gücü? tarafından yakalanıp hapsedildiklerini ve kötü muameleye (ikinci ve üçüncü başvuran) maruz kaldıklarını iddia ettiler. Dördüncü başvuran, polis tarafından tutuklanıp dövüldüğünü öne sürdü.

Başvuranların sınırdışı edilmelerine karşı gerçekleştirdikleri başvuru hakim tarafından kabul edildi. Daha sonra İngiltere'ye dönmelerine müsade edildi ve istisnai olarak 12 ay kalma izni verildi. Başvurular İngiltere tarafından Sri Lanka'ya gönderilmelerinin onları siyasi zulme uğrama konusunda ciddi bir riske sevk ettiği için 3. maddenin ihlal edildiğini öne sürdüler.

Divan 3. maddenin yapısının bir bütün olarak gözönüne alınması gereği ve maddenin Avrupa Konseyini demokratik bir topluluk kılan temel değerleri koruduğu gerçeğinden hareketle risn varlığına ilişkin bir araştırmanın özenli olması gerektiğini kaydetti. Mamafih, başvuranın 1988 Şubat'ında Sri Lanka'ya dönmesinin onu ciddi bir riske sevkettiğini kabul etmek için yeterli sebep bulunamadı sözü edilen zamana kadar kuzey ve doğu Sri Lanka'daki siyasi durumda bir takım iyileşmeler meydana gelmişti. Hâlâ arasıra silahlı çatışmalar olmasına rağmen 1987 tarihli anlaşmaya uygun olarak güvenlik güçleri IPKF'den (Hindistan Barışı Koruma Gücü) Sınhala'ya geçmiş ve Jaffna'da çalışmalar sona ermişti. Üstelik UNHCR'nin gönüllü geri dönüş programı çerçevesinde çok sayıda Tamil kendi arzularıyla Sri Lanka'ya geri dönmüşlerdi.

Başvuranın geçmişi ve genel konjüktürle ilgili bulgular onların durumunun ülkelerine geri dönen Tamiller'in genelinden daha kötü olmadığını ortaya koyuyordu. Böylesi durumlardaki kötü muameleye uğrama konusundaki küçük bir risk tek başına 3. maddenin ihlallerinin ortaya çıkmasına kafi değildi.

Geri dönüşlerini müteakiben kötü muameleye uğrayan 2, 3 ve 4. başvuranların davalarında içişleri bakanının onların geri dönüşlerinde fena muameleye uğrayabileceklerini ön görmesine olanak tanıyan (ya da bununla yükümlü kılan) ayırıcı özellikler söz konusu değildi. Ayrıca 4. ve 5. başvuranların kimlik kartları olmaksızın sınır dışı edilmeleri -bu olgu tek başına- onları 3. maddedeki eşiği aşan bir davranış görme konusunda gerçek bir riske sevketmemektedir.

Mahkeme, Sri Lanka'dan gelen çok sayıda iltica talebi ile ilgilenmiş Britanya otoritelerinin tecrübeleri kadar Dışişleri Bakanı tarafından her bir vakanın dikatle incelenmesine de özel bir önem vermektedir. Binaennaleyh, mahkeme 3. mahkemeye ilişkin bir ihlalin olmadığı sonucuna ulaştı. Bazı sınırdışı etme ve iade vakalarında Divan ve Komisyon, insiyatif kullanarak bu edimleri tasarlayan ülkelerden vazgeçmelerini istediler ve hükümetler genellikle bu talebe uygun davrandı. Örneğin, sözleşme organları çocukların sınırdışı edilmesinin söz konusu olduğu olaylarda böyle yaptılar. Hollanda'ya karşı gerçekleştirilen bir başvuruda, bir Türk cocuğu sınır dışı edilme tehlikesi ile karşı karşıyaydı. Ailesi İsveç de ikamet ediyordu; sınır dışı edilmesi durumunda Türkiye'de kendi geçimini temin etmek zorunda kalacaktı. Bu davada oturma izni verilmesi sonucunda taraflar dostane çözüme ulaştılar. Başvuranların ne kimliği ne de dostane çözüme ulaşılmıştı. Dostane çözüm koşullarına uygun olarak, Belçika yetkilileri başvuran böyle arzuladığı ve seyahat masraflarını ödediği için Senegal'e göç edebilmesi için gerekli olan belgeleri temin ettiler.

Küçüklerin sınır dışı edilmesi ya da iadesine karşı açılan diğer davalarda, kötü muamele iddiaları kadar 8. madde de yer alan aile yaşantısı hakkı da tartışıldı. Bu tür davalarda Komisyon ve divan 8. madde ile ilgili yakınmaları inceledi ve 3. maddenin ihlal edildiği iddialarını incelemenin gerekli olmadığını belirtti.

ÖLÜM BEKLEYİŞİ OLGUSU

Kirwood davasında, başvuran San Francisko'daki bir cinayeti işlediği şüphesiyle Londra'da tutuklanmış olan bir kişiydi. Birleşik Devletlerin yetkilileri iadesi için talepte bulundular.

Başvuranların, inter aila (diğerlerinin yanısıra) Birleşik Devletlerin bu davada ölüm cezası uygulanmayacağı yönünde garanti vermesinin onu böyle bir cezaya uğramaktan korumaya kafi gelmediğini ve Kaliforniya eyaleti tarafından mahkum edilmesi halinde koşulların ve belirsizliklerin 3. maddeye göre insanlıkdışı muameyee yol açtığı uzun süren bir ölüm bekleyişi olgusuyla karşılaşma riski taşıdığını iddia etmiştir.

Kaliforniya eyaleti tarafından, usulü dairesinde temin edilen korumanın 3. maddenin ihlal edilmemesi için yeterli bir koruma olması sebeyile, Komisyon başvuruyu açıkça dayanaktan yoksun bulmuştur.

Soering davasında genç bir Alman vatandaşı olan başvuran, Birleşik Krallığın onu Birleşik Devletlere iade etme kararının; ölüm cezasına çarptırılmasının muhtemel olması, özellikle sert bir nezaket sisteminin olduğu ve ölüm mahkumlarının aralarındaki homoseksüel ilişkiler ve birbirlerine uyguladıkları şiddetle ünlenmiş Virjinya hapishanesinde, uzun süren (altı yıldan sekiz yıla kadar) bir ölüm bekleyişine maruz bırakılacağı için 3. maddenin koruma altına aldığı hakların ihlal edildiğini öne sürdü.

Kirkwood davasının aksine Birleşik Devletler yetkilileri ölüm cezasına çarptırılmayacağına dair bir garanti vermezler. Ölüm cezasının bulunmadığı Federal Almanya Cumhuriyeti'nde bahis konusu işlediği iddia edilen suçlar sebebiyle bu genç adamı yargılamayabilmek için iadesini istedi. Oy birliği ile alınan ve Strasbourg oranlarının önceki içdahatlarından dikkat çekici bir şekilde ayrılan kararında Divan, 3. maddenin ihlal edildiğini bulguladı. Divana göre;

Sözleşme organları için sözleşmenin potansiyel ihlallerinin varlığından ya da yokluğundan söz etmek olağan değildir. Bununla birlikte, bir başvuranın, iadesine ilişkin bir kararın icra edilmesi durumunda talep eden ülkede meydana gelecek öngörülebilir sonuçların, sözleşmeye aykırılık teşkil edeceğini iddia ediyorsa, karşılaşacak riskin telafisinin mümkün olmaması ve ehemmiyeti gözönüne alınarak bu prensipten ayrılmak gerekir.

Özetle, sözleşmeci devletçe bir kaçağın iadesine karar verilmesi 3. maddeye ilişkin bir mesele ortaya çıkarabilir ve bundan dolayı sözleşmeye göre bu devletin sorumluluğun tesisi hakkında bir mesele söz konusu değildir...

Sözleşmeye göre bir yükümlülüğe maruz kalınabilir; bu sorumluluk sözleşmeci devletin bireyin yasaklanan kötü muameleye maruz kalmasına sebep olan eyleminin doğrudan sonucudur.

İhlal bulguladığı kararına ulaşırken Divan, başvuranın söz konusu suçları işlediği zaman psikolojik olarak rahatsız 18 yaşında bir genç olduğunu ve Avrupa Konseyi üyesi devletlerin barış zamanı için ölüm cezasını tedricen kaldırıyor olduklarını vurguladı. Divan karar verdikten sonra, İngiltere Virjinya eyaleti savcısından Soering'e karşı ölüm cezası istemeyeceğine bir dair taahüt temin etti: Başvuran bundan sonra Birleşik Devletlere iade edildi.

ÇOCUKLARA BEDENSEL CEZA UYGULAMASI

Komisyon ve Divan 3. madde altında, çocukların ceza ya da disiplin önlemi olarak bedensel cezaya çarptırılmalarının onur kırıcı davranış ya da cezaya yol açtığını öne sürdükleri bazı davaları incelediler. Daha önce sözü edilen Tyrer davarında 15 yaşındaki başvuran okulda kıdemli bir öğrenciye saldırdığı yeni değnekle dövülme cezasına çarptırılmıştı. Divan;

Bedensel cezanın doğası, bir kimsenin diğerine fiziksel şiddet uygulamasıdır. Ayrıca bu olayımızda; yasa tarafından izin verilen; devletin yetkili hukuk otoriteleri tarafından emredilmiş kurumsallaşmış bir şiddettir. Bu nedenle başvuran uzun süreli fiziksel etkilere ya da acı veren sonuçlara maruz kalmasa bile çarptırıldığı ceza -otoritelerin elinde bir obje muamelesi gördüğü için- temel amacı bireyin onurunu ve vücut bütünlüğünü korumak olan 3. maddeye yönelik bir ihlal ortaya çıkarır. Bu cezanın psikolojik yan etkileri göz ardı edilemez.

Campell ve Cosans davasında, iki çocuğun aileleri İngiliz devlet okullarında bedensel cezanın bir disiplin önlemi olarak uygulanıyor olmasının çocukların 3. madde ile koruma altına haklarını ihlal ettiğini öne sürdüler. Mahkemeye koruma altına hakkın aradığı eşiğin aşılması için kafi düzeyde utanca boğma ya da aşağılamayı yaratmaz.

Bununla birlikte başvuranın gerçekten bedensel cezaya maruz kaldığı Birleşik Krallığa karşı gerçekleştirilen bir başvuruda Komisyon aşağıda belirtilen gerekçelerle 3. maddenin ihlal edildiği sonucuna ulaştı:

?Komisyon, somut olayda, bedensel ceza uygulanması ile ilgili olarak yerel eğitim görevlisinin düzenlediği formel kuralların söz konusu olmadığını; Bu cezanın uygulanmasının bireysel insiyatif sonucu olduğunu dikkate alır.

16 yaşındaki bir kıza -tabi olduğu hukuka göre evlenme çağındaki bir kadın -eza içeren bir cezanın bir erkek tarafından, başka bir erkeğin hazır bulunduğu bir ortamda uygulanıyor olmasına özel bir önem verilmektedir.

Ayrıca, başvuranın maruz kaldığı fena muamelenin cüzi bir yapıya sahip olduğu söylenemez. Ve ne de cezanın psikolojik yan etkileri göz ardı edilebilir.

Sonuçta, vak'a bir bütün olarak değerlendirildiğinde, Komisyon ikinci başvurana uygulanan bedensel cezanın onun küçük düşürülmesine sebeb olduğuna ve sözleşmenin üçüncü maddesindeki anlamda, onur kırıcı sayılabilmek için gerekli "ciddiyet" eşiğinin aşıldığı sonucuna ulaşmıştır."

Komisyon başvuran üzerinde uygulanan bedensel cezanın onun küçük düşmesine sebep olduğuna ve onur kırıcı davranış ya da ceza sayılabilmek için gerekli belli bir yoğunluğa ulaşıldığı için 3. maddenin ihlal edildiğine karar verilmiştir.

Bu davayı incelediği sırada bakanlar komitesi, Birleşik Devletler Hükümeti tarafından 1986 tarihli Eğitim Yasası ile devlet okullarında bedensel ceza uygulamasının kaldırıldığı konusunda bilgilendirildi.

Komite, üçüncü maddenin ihlal edilip edilmediğini tesbit edilebilmek için gerekli olan 2/3 çoğunluğa ulaşamadı.

Birleşik Krallığa karşı bedensel ceza nedeniyle açılan çeşitli davalar dostane çözüm aracılığı ile sonuçlandı.


 

SIK SORULANLAR
BİLGİ EDİNME
TÜKETİCİ KÖŞESİ
ÜCRETSİZ AVUKATLIK
HUKUK EĞİTİMİ
 
Üyelik işlemleri
 
K.Adı
Parola
            
      Şifremi Unuttum
      Üye Ol
Hukuk Arama Motoru
Hukuk Anketi
Reklam Alanı







Zirve100